Rize, Merkez, Fatma-Nuri Erkan Bilim ve Sanat Merkezi

Aile ve Eğitim Konferansı’na davet alalı bir ay olmuştu; ancak henüz sunum için herhangi bir hazırlık yapmamıştı. Önceden bu davetlere hazırlanırken daha hassas ve titiz davranırdı fakat son zamanlarda “nasıl olsa yetişir” düşüncesiyle, hazırlıklarını konferans gününden bir gün önce tamamlamayı alışkanlık haline getirmişti. Konferansta bu yılın teması: Aile İçi İletişim ve Eğitimdi.

“Eğitim, bireyin davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istenilen yönde değişme meydana getirme sürecidir” şeklindeki klasik tanımla başlasa, salondaki ilgiyi daha ilk cümleden kaybedebilirdi. Acaba konuşmasına tarihi kavramlara değinerek mi başlamalıydı? Eski Türk toplumunda sosyal yapı, en küçükten en büyüğe doğru; oğuş (aile) → urug (sülale) → boy (kabile) → bodun (millet) → il (devlet) şeklindedir. Yok yok bu da çok bilgi içerikli olur diye düşündü. Aile içinden, aile bireyleri arasında geçen dikkat çekici hatta duygusal değeri olan bir örnekle başlamalıydı. Ama nasıl?

Yaklaşan bayram günü pazardan alışveriş yaparak kendisine spor ayakkabı alınan çocuk hiç mutlu değildi. Biliyordu ailesinin parası o meşhur, pahalı, markalı ayakkabıları almaya yetmeyecekti. Anne ve babasını kırmama adına yalancıktan da olsa gülümsemiş ve onlara teşekkür etmişti. Bir gün annesine çok kızmış ve onun canını o kadar acıtacağını düşünmeyerek çocuksu akılla “Benim annem Zerrin teyze olsa idi bana o markalı ayakkabıları alırdı deyivermişti”. Ah o çaresizlik, ekonomik durumun kötülüğü içinde anne ne yapacağını bilememiş, bir cevap verememiş ama oğluna ilk ve son dayağını o beğenmediği ayakkabıları ile onu döverek vermişti. İlkokul mezunu bir annenin kalbi acıyarak yaptığı bu eylem sonrasında çocuğunun bir daha ondan markalı ayakkabı istememesi eğitim olarak nitelendirilebilir miydi? Oysaki çocuğun annesinin onu döverken hüngür hüngür ağladığını görmesi miydi bir daha markalı ayakkabı istememesinin nedeni?

Bu örnekte şiddet içerikli olur tepki alabilir, duygusal tema ile başlayıp inşaları ağlamaya teşvik edebilir, konu ve bağlamından uzaklaşılır sonra da toparlaması zor olur diye düşündü. O zaman geçmişe gidip mavi önlük giyilen zamanlardan bir giriş yapsa nasıl olurdu? Siyah önlüğe de gidilebilirdi ancak kendisi siyah önlük giymemişti. Ah o beyaz önlük yakasını düğme yerinden koparmadan, terlemeden pislemeden eve geri dönebilmek. Pislenen mendilin tersten katlanarak yakada en özenli haliyle takılması.  Top bulunmayan zamanlarda içilen teneke kolanın boş tenekesini ezerek top oynanması sonrası pislenen ayakkabıların en temiz haliyle eve dönebilmek. Evet, bunlar belki örgün eğitimin bir parçası değildi; fakat hayatın içinden doğan, yaşamın kendisiyle şekillenen öğrenmelerdi. Şimdi bile boş teneke kola görünce üzerine basma ve top oynama isteği…

Şeker hastası babası ile Ramazan’da zorlanılarak tutulan oruç aile içi iletişimin en sessiz haliydi. İftar saatine kadar süren gergin bekleyiş. Hele bir gün fırından kepek ekmeği almıştı taze mi bayat mı olduğuna bakmadan. Küçük çocuğa bayat kepek ekmeği veren fırıncı ah ne kadar üzülürdü kendisi yüzünden iftar öncesi tatsızlık yaşanmasına. Hep duymuş olduğu babalar çocuklarını uykularında sever sözü üzerine kaç gece uykusuz kalmıştı: Ama uyur gibi yaparken hiç başının okşandığına şahit olmamıştı.

1990’ların sonunda bir gazete kösesinde okuduğu 2025’li yıllarda Akran eğitimi yerini ekran eğitimine bırakacak cümlesi hakikaten de gerçek olmuştu. Aynı çatı altında aile bireyleri farklı ekranlara bölünüyordu. Aile bireylerinin bir araya geldiği yemeklerde bile birbirlerinin yüzü yerine ekranlara, gelen bildirimlere, etkileşimlere bakması. Aynı yazar bugün yeni bir yazı kaleme alsa başlığı: Ekran Çağında Aile ve Eğitim olabilir miydi? Peki aynı çatı altında aile içi iletişim yeniden nasıl kurulacaktı, kurulabilecek miydi?

Abisinin elinden her şey gelirdi. Evlerinde tost makinesi yokken o değil miydi tavanın altını ısıtıp ekmeğin içindeki salçaya bastırıp en lezzetli tostu yapan. Ah şimdi olsa bu lezzet için şöyle sağlıksız böyle sağlıksız nitelendirmeleri… Yumurtayı kardeş olarak kırmayınca abisi kırdığında içine bolca pul biter atıp afiyetle yemesi ve kardeş payını alamaması. Ama en fenası bayramda verilen harçlığını 4 parça halinde hazırladığı el yapımı, imzalı tarihli senetlerle elinden alacakken annesinin son anda bu oyunu bozması. Ah güzel ailem, ah tebessüm ettiren anılar iyi ki varlar diye düşündü.

Eski Türklerde çocuklara isim doğar doğmaz hemen verilmezdi. Çocuğun karakteri, cesareti veya yaptığı özel bir davranış gözlemlendikten sonra, ailesi ya da boyun büyüğü ona uygun bir ad verirdi. Günümüzden konuşurken şimdiki çocuklar isimlerini kendileri alsaydı acaba hangi isimler olurdu diye düşündü ve aklına gelen isimleri bir kenara not aldı: Kod Kağan, Veri Alp, Pixel Han, Siber Börü, Chat Tigin…

Aklına birçok fikir gelmesine rağmen hepsini elemişti. Yüzlercesi arasından beşe düşürdüğü aile içi iletişim üzerine yapılan tanımlamaları rastgele seyircilere dağıtacak ve onlardan bu tanımlamaları seslendirmelerini isteyecek ve üzerine kısaca konuşacaktı.

1: Aile, kelimelerden önce birbirini anlayabilen insanların evidir.

2: Ailede sevgi, en sessiz ama en güçlü iletişimdir.

3: Bir evin duvarlarını tuğlalar değil, konuşmalar ve gülüşler ayakta tutar.

4: Ailede iyi bir iletişim, kulakla değil kalple dinlemekle başlar.

5: İletişim eksikliği, sevginin en sessiz düşmanıdır.

Sahi siz olsanız hangi tanımlamayı yüksek sesle okumak isterdiniz?

1?        2?        3?        4?        5?

Editör: İsmail Şimşek