Rize, Derepazarı, Derepazarı Merkez İlkokulu

İçinde hissettiğin o huzursuzluk aslında bir sorun değil, derinlerde bir yerin artık eski halinle yetinmediğini ve seni daha gerçek olana doğru çağırdığını gösteren sessiz bir uyanıştır. Kaçtığını sandığın duyguların aslında sana zarar vermek için değil, görülmek ve çözülmek için. Tekrar tekrar yüzeye çıktığını fark ettiğinde onlarla savaşmayı bırakarak içsel bir yumuşama başlatırsın. Kontrol etmeye çalıştığın her şeyin seni daha çok sıkıştırdığını, buna karşılık bıraktığın ve akışına izin verdiğin anlarda içindeki yükün hafiflediğini deneyimleyerek anlarsın. Kendini kaybediyormuş gibi hissettiğin o anlar, aslında gerçek seni kaybetmek değil, sana ait olmayan kimliklerin yavaş yavaş çözülmesidir ve bu süreç ne kadar belirsiz görünse de derinlerde bir düzen içinde ilerler. Hayatında tekrar eden olayların ve benzer duyguların tesadüf olmadığını, sana kendini göstermek isteyen bir bilincin farklı şekillerde kendini ifade etmesi olduğunu gördüğünde, artık dışarıyı değiştirmek yerine içeriye bakmaya başlarsın.

Zor duygular geldiğinde onları bastırmak ya da anlamlandırmaya çalışmak yerine sadece fark ettiğinde, içindeki dönüşüm kendiliğinden gerçekleşmeye başlar ve bu dönüşüm zorlamayla değil izin vermekle açılır. Boşlukta hissettiğin anlar aslında yanlış yolda olduğunu değil eski ile yeni arasında bir geçişte olduğunu gösterir ve bu boşluk sandığın kadar karanlık değil, tam aksine içindeki hakikatin ortaya çıkması için açılmış bir alandır. Hakikatin ortaya çıkması için ilk şart Tek bilince geçme niyetidir, aslında hayatın içindeki dengeyi fark etmeye niyet etmektir. Bilinç çalıştıkça zaman ve mekân sınırlarının ötesine geçebilir. Bu noktada kişi kendi iradesini geri çekip, daha büyük bir düzenin akmasına izin vermeye başlar. İnsan çoğu zaman hayatındaki paniklerin, korkuların ve tedirginliklerin nedenini dışarıda arar. Oysa bu duyguların temelinde, geçici ve sınırlı olan insan iradesine tutunmak vardır. İnsan; hata yapan, düşen, değişen bir varlığa güvendiğinde doğal olarak korku üretir. Çünkü tutunduğu şey sabit değildir.

Denge, burada başlar:

İnsana değil, varoluşun bütününe güvenmeye başladığında. Çünkü o noktada kişi, hayatı kontrol etmeye çalışan biri olmaktan çıkar; hayatın akışıyla uyumlanan biri haline gelir. Zamanın ve mekânın ötesinde bir güven hissi oluşur. Bu güvenle birlikte panik azalır, zorlama biter. İnsan bilincini uyandırmak, aslında bu dengeyi hatırlatmaktır. Yapılan her şeyin arkasındaki niyet saflaştıkça, insanlar da bu dengeye daha hızlı temas eder. Çünkü hakikatten uzaklaştığımız her an, zihin bizi iyi-kötü ayrımına götürür ve bu ayrım dengeyi bozar.

Bir şeyin sadece iyi ya da kötü olduğunu düşünmek, onun bütününü görememektir. Denge ise, her şeyin iki tarafını da aynı anda görebilmektir. Hayatta sonuç almak isteyen bir insan, bu dengeyi eyleme dökmek zorundadır. Sadece düşünerek ya da bekleyerek değil, doğru aksiyonla ilerlemek gerekir. Doğru aksiyon ise dış baskıyla değil, kişinin kendi içiyle hizalanmasıyla ortaya çıkar.

Kişi kalbiyle, özüyle uyumlu hareket ettiğinde attığı her adım daha net olur. Bu, dışarıdan dayatılan bir hareket değil, içeriden gelen bir yöneliştir. Işığı arayan insan aslında karanlığı da deneyimler. Çünkü biri olmadan diğeri anlaşılmaz. Ama kişi hakikate baktığında, bu iki zıtlığın ötesinde bir denge olduğunu görür. Hakiki denge, koşulsuz sevginin olduğu yerdir. Orada zıtlıklar kaybolmaz ama çatışma sona erer.

Zamanla anlarsın ki aradığın şey, dışarıda hiçbir zaman bulunamayacak bir şeydir. Çünkü hep içinde olan ve sadece üzeri örtülmüş olan bir gerçekliktir ve bu yolculuk aslında yeni bir şey kazanmak değil, zaten olanı hatırlamaktır.

İçinde işleyen bir zekâ olduğunu, sen anlamasan bile sürecin seni doğru yere taşıdığını fark ettiğinde, hayatla olan mücadelen azalır ve yerini daha derin bir güven hissi alır. Ve bir noktada zorlamadan, çabalamadan, sadece yaşayarak şu farkındalık kendiliğinden ortaya çıkar: Hiçbir şey eksik değildi, sadece sen kendini hatırlıyorsun.