Allah’ın her an beni duyduğunu ama ihtiyacım olduğunda dinlediğini bilirim.

Bilirim onunla dostluk kurmanın zevkine varmanın ne olduğunu okumayı.

Yaşasa da büyükler, zerrelerine kadar karışsa da gerçeklik, anlatılamayacak ama muazzam bir duygu olduğunu bilirim.

Bilirim derken, bilmem gerekenin bilmediğim olmasını da bilirim.

Ama insan oğlu ya hani bu, ilk taklitle başlar hayatına. Konuşmayı taklit eder, sevmeyi taklit eder, korkmayı taklit eder ve bu taklitler yerleşir ya hani benliğine; işte bir umut belki, taklit ile çıkılan bu yolda verilmeden de alınmayacağını bilirim.

Ne son olmalı bu bilmeler çünkü sonsuzdu tüm ilimler. Yaşamak ise anlamaktı, kavramaktı bu mânâyı. Ama tam bu nokta da insana nasip olmalıydı. Peki ya bu çabayla mıydı tüm kazanılanlar? Koskoca insanın var olma çabası? O çabanın içerisinde debelenerek kaybolmak mıydı tüm kaygılar içinde? Peki ya olmuşluk nerede? Olmuş olmak daha mı acıtıyor şu insanı yoksa acı, her zaman var ama sadece aşınca mı mutluluğa dönüşecekti?

Peki ya mutluluk dünyaya mı aitti yoksa ona cennete mı erişilecekti? Tanıyorduk mutluluğu, biliyorduk.  Ondan dolayı hep arıyorduk. Bazen rastlaşıp seviniyorduk. Bazen ise bakıp da göremiyorduk. Bakarken görebilmek önemli ama gör denince görüyordu o et parçası işte. Gösteren de O, göreceğini yaratan da. Ama bakmak ve anlamaya çalışmak ise insanda …

Gariptir;

Çin Seddini aşar da,

Gül Seddini aşamaz,

Yıllar boyu

Şaşarsın.

Acılar-zaman yüklü-sürerken

Sevinci bir çay sohbeti kadar

-belki-

Yaşarsın…

Editör: İsmail Şimşek