Rize, Güneysu, Kaptan Ahmet Erdoğan AİHL

Kendimi bildim bileli yaşananları doğrudan ele almaktansa, anlatılanları dinlemeyi daha kolay bir kavrama yöntemi olarak gördüm. Başkasının penceresinden hayata bakmak, onun düşüncelerini paylaşmak bana hep daha anlaşılır geldi. Oysa zamanla fark ettim ki dünyaya sadece farklı bakış açılarıyla değil, kendi bakış açımla da bakmak, kuytu köşelerde kalan ve çoğu zaman gizlenen gerçekleri görmeyi mümkün kılıyormuş.  

Tanıdığım Rus bir abla ile yapmış olduğum bir sohbette Rusya ile Çeçenistan ilişkileri üzerine anlattıkları, konuyu derinleştirdi. Ona Çeçenistan hakkında ne düşündüğünü sorduğumda, verdiği cevaplar korku, acımasızlık ve zulüm gibi kavramlar etrafında şekilleniyordu. Bu tanımlar, zihnimde Çeçenistan’a dair net bir görüş oluşturmamı sağladı; ancak içimde beliren bir huzursuzluk, beni konuyu daha derinlemesine araştırmaya teşvik etti. 

Çeşitli kaynaklardan yüzeysel bir araştırmaya başlamadan önce kendime “ne oldu da ablam böyle düşünmüş olabilir?” diye sordum. Ardından cevabını öğrenmek için kaynakları açtım ve araştırmaya başladım. İlk baktığım kaynaklarda bazı olaylar üzerine sorumlu olan Çeçenistan komutanı ve yoldaşları için kolektif bir kavramın kullanıldığını gördüm. Burada benim için düşünmek yerine kabul etmek kolaydı. Ben de zihnen bir anda aynı yapıya büründüm. 

Herkesin rahatça bu elde ettiğim kavramı kullanabilmesi aslında hem düşünmeden hem de içimde biriken öfkenin aklımın önüne geçerek kelimenin ağırlığını hissetmesini ve sorgulamamı engellemesine neden olmuştu. Fakat araştırmama devam ettikten sonra benim şu ana kadar olan düşüncelerimi yıkan bir kaynağa denk geldim. Bu kaynakta bu grubun bağımsızlığı ve özgürlüğü uğruna canını ortaya koymuş cesur, korkusuz kahraman şehitler olarak anılıyordu. Kafam allak bullak olmuştu, kalpsiz terörist olarak anılanlar farklı bir kaynakta kahraman şehitler olarak anılıyordu. Nasıl olabilirdi ki? Nasıl olabilirde aynı insanlar zıt kelimelerle anlatılırdı. Aynı insanlardan bahsediliyordu ancak anlatılan hikâyeler tamamen farklıydı. Birinde insanlığın en büyük suçu, diğerinde tarihin en büyük fedakârlığı vardı. Bu çelişki yalnızca okuduklarımı değil, düşünme biçimimi de sorgulamama neden olmuştu. 

İlk duyduğum tarafın fikirleri beni çok etkilese de kafamda belli bir düşünce olması artık beni rahatsız ediyor ve sorgulamaya itiyordu. Kısaca olaylar hakkında kendi fikirlerimi de kurmak ve geliştirmek istiyordum. O zaman fark ettim ki anlamadığım bir şekilde bizler sıkça dilden dile dolaşan şeylere daha kolay inanabiliyoruz ama bir lafın çokça duyulması onu gerçek yapar mıydı? Düşüncenin sık tekrar edilmesi, onun doğruluğundan çok alışkanlık haline gelmesiyle ilgilidir. İnsan, sık duyduğunu sorgulamadan kabullenmeye meyillidir; çünkü tekrar eden sözler zamanla gerçeğin yerini alır. Belki de en tehlikeli yanılgı, herkesin bildiği sanılan doğruların sorgulanmamasıdır. Açıkçası sadece bu yaşadığım olay değil, yaşantımın birçok kısımlarında yine aynı durumla karşılaştım, karşılaşmaya da devam edeceğimi biliyorum fakat bu sefer daha bilinçli, objektif ve olaylara farklı kaynaklardan dinleyerek, okuyarak konuyu net bir şekilde anlayıp kendi fikrimi üretmeye çalışmam gerekiyordu. 

Yanlış anlaşılmaların ve empati eksikliğinin insanları karşı karşıya getirdiğini görmek zor değil. Belki de bunun temelinde, birbirimizi dinlemekten çok etiketlemeye alışmamız yatıyordur. İnsanları karşı karşıya getiren bu durumların arkasında, çoğu zaman gücünü fark etmeden kullandığımız kelimeler vardır. 

Yaşadığım Rusya–Çeçenistan ilişkisi hadisesinde, yalnızca kullanılan kelimelerin gerçek gücünü kavramakla kalmadım; aynı zamanda onlardan çekinmeye başladım. Çünkü kelimelerin, düşünceler üzerinde nasıl manipülatif bir etki yaratabildiğini fark ettim. Toplum olarak çoğu zaman basit ve alışıldık bir dili tercih ediyoruz. Bu durum, farkında olmadan bizi daha kolay yönlendirilebilir hâle getirebiliyor. Art niyetli insanlar da tam olarak bu noktada devreye girerek kelimeleri özenle seçerek konuları istedikleri yöne çekebiliyorlar. Duyduklarımızı gerçekten anlıyor muyuz, yoksa bize sunulduğu hâliyle kabul mu ediyoruz?