Hamza Güven Orhan – İstemek Şımarıklık, Şikâyet İspiyon
Rize, Güneysu, Kaptan Ahmet Erdoğan AİHL
Doğan her insan, etrafındakilerce etiketlenir ve bu çok doğal bir durumun sonucudur çünkü bütün mükevvenatın en şereflisi ünvanını taşıyan insan, bütün mükevvenattan daha şerefli sosyalleşme araçlarına sahip olmalıdır. Bu etiketler bazen kişiyi saygın olarak tanıtırken bazen de kişiye illet yaftalamalar olarak döner. Bu etiketler içinde de iki tanesi vardır ki bütün sosyal dengeleri alt üst eder. Bunlar, sadakat üzerinden tanımlanan ispiyonculuk ve kanaatkârlık üzerinden tanımlanan şımarıklıktır. Şüphesiz, bunlar da her isim gibi yanlış anlaşılmalar dünyasının birer ürünüdür.
Çocukluktan itibaren üzerimize dikilen bir dar elbisedir “uslu çocuk” sıfatı. Bu sıfat bir kişiye yüklenmişse bu sıfatla beraber uslu çocuk olmanın gereklilikleri de beraberinde yüklenmiştir. Çoğunlukla da çevresinden talep etmeye ihtiyacı olmayan, isteklerine karşı koyabilen, dünyevi yaşama adeta tepki gösterenler bu kalıba sokulmuştur. Bu, o kişinin etrafındaki kişiler için yeşil ışıktır. Çünkü o kişi için ek bir çaba sarf etmek zorunda kalmazlar. Bunun iyi bir şey olarak görülmesi ise içinde bulunulan toplumun çıkarcılığına veya alçak gönüllülüğüne göre değişkenlik gösterir. Öte yandan kişinin çevresinden beklentilerinin olması veya ihtiyaçları dışında bir şeyler istemesi de onun özgürlük alanı olarak en doğal hakkıdır. Çünkü toplum bir sözleşmedir ve bu sözleşmenin gerekliliklerinden biri de dayanışmadır.
İki veya daha fazla kişi veya sosyetenin arasında “simbiyotik” olarak karşılıklı gözetim ve yardımlaşma ilişkisi olarak tanımlanan dayanışma, mevzuubahis kişi ve sosyetelerin arasındaki bağı ebedileştiren en temel unsur olarak öne çıkar. Bu dayanışma hukuku ise karşılıklı çıkar ve rızalarla çerçevelenen hayali bir kanunnameyle güvence altına alınır. Nitekim taraflardan birinin, diğerine veya diğerlerine sağladığı konfor alanına riayet etmemesi ve bunu hürriyet kisvesi altında propaganda etmesi bu noktada çatışma yaratır.
İnsanların çevrelerinden “ricalarını” minimal tutması çevreleri için konfor alanı demektir ve bunun bir zaman sonra doğal olarak ihlâli de, her suçun bir ismi olması gibi, şımarıklık olarak isimlendirilir. Yine aynı şekilde; taraflardan birinin diğerinin kusurlarını mazur görmesi, kusur işleyen taraf adına bir konfor alanı oluşturur ve bir süre sonra, doğal olarak tolere edici taraf rahatsızlığını karar verici gördüğü mercilere bildirirse yarattığı konfor alanını ihlâl etmiş olur. Bu da taraflar arasında bir çatışma yaratır ve her suçun bir adı olduğu gibi ispiyonculuk olarak isimlendirilir.
Bir şeyi çok istemenin neden bir zayıflık veya şımarıklık göstergesi olduğu o kadar baskılanan bir konudur ki halen daha üzerinde çok nadir tartışılır. Bu yazımızın amacı da nitekim bu tabuvarî konuyu ambalajından nihayet çıkarmaktır. Giriş bölümünde bahsettiğimiz gibi karşılıklı menfaate uymak her iki taraf için de esaslı mı esaslı bir konfor alanı yaratır ancak bu zorunlu hissedilen rahatlık yaratma ortamı öyle temellendirilmemiştir ki en yapılması gerekenler suç olabilirken en yapılmaması gerekenler yaptırılabilir. Şayet bu durum en doğal haklardan olan ve bilişsel olabileceği gibi dürtüsel de olabilen ve ciddiyetine göre rica, istek veya talep olarak karşımıza çıkan davranışın yasaklanmasına bile sebep olur. Bunun önünü açan en önemli unsur ise hiç kuşkusuz, türlerini saydığım davranışın yokluğunun, muhataplara yüklenen “Sen bana yardım etmeye mecbursun.” mesajını aslında kasıtlı olarak iletmeyip söz konusu muhatapları zihinsel olarak cevir altında bırakmayışının yarattığı konfor alanıdır.
Sosyal bir taviz olan kanaatkârlık, uygulayan kişiye artık yük olmaya başlayınca ve bu kişi kuralı kendi eliyle esnetmeye başlayınca adını andığımız örnek muhataplar artık kendilerine tahsis edilen konforun bir anda algılamaya başlarlar ve tepki gösterirler ki onların bu tepkisi artık bir çatışma ortamı oluşturmuştur. Bu tepkiye karşılık zamanında kanaatkârlığı sergilemiş olan taraf dinlenmediği ve hürriyetinin kısıtlandığı hissine kapılıp “Neden isteklerimi baskılıyorsun?” sorusunu sorunca karşı taraf haksız çıkmamanın tek çıkar yolunun sessizlik olduğunu anlar ve işte o zaman da biz, buradan istekleri susturmamanın neden şımarıklık olduğu sorusunun neden cevaplanmadığını anlamış oluruz.
Söz konusu hak arama, şikâyet, kanaat gibi kavramlar olunca ortaya çıkan yeni bir sınır koyucu ise, “Azla yetinmek” ile “Hakkını aramamak” arasındaki ince çizgidir. Kişiler, birey oldukları sürece özgür oldukları için verdikleri bu tavizleri kendi konfor alanlarına göre kaldırma hakkına da sahiptirler. Azla veya daha doğru bir tabirle yeterliyle yetinen biri mutlu hissedebiliyorsa hak aramaktan söz etmesi bile saçma olur. Ancak bu durumdan acı çekiyor ve söyleyebileceği hâlde bunu söylemiyorsa bu bizce kişinin benliğine yaptığı en büyük saygısızlıktır.
Benzer yollarla, yani anlam verilemez bir kavram çorbası vesilesiyle, dayanışma esaslı karşılıklı çıkar ve rıza ilişkileri öyle temellendirilmemiştir ki kişinin, varlığı dolayısıyla, rahatsızlık yaşadığı veya sorunlarla karşılaştığı durumları ilgilenecek olarak bildiği arabulucularla paylaşma hakkını da elinden alabilir. Aynı dayanışma yoluyla insanlar birbirlerinin hatalarını gizlemek gibi bir taviz veya rıza da edinirler. Bunun ihlâli ise kısaca taraflar arasındaki ilişkiyi gerilime göre şekillenen bir hâle getirir. Bu defa şahsa işlenen suçun faili muhatabıyla yüzleşmek zorunda kaldığında muhatabı ona sorar: “Sen bana karşı suç işledin ve ben bunu neden ilgili müesseselerle paylaşamayacakmışım?” Cevap başta basit ve esaslı gibi görünebilir çünkü bu, iki kişi arasında bir meseledir ve taraflardan birinin araya bir üçüncü yerleştirerek hileye teşebbüs etmesi dürüst bir davranış değildir. Ancak bu sefer de kişilerin olayı kendi aralarında sıkıştırınca çözüp çözemeyecekleri de tartışma konusudur.
Yanlış giden bir şeye sessiz kalmak, belirttiğimiz basit ve esaslı cevabın iki tarafça da benimsenişinin bir yansımasıdır. Taraflar kendi içlerinde bu haklı davranışı içselleştirir ve bu davranış toplum içinde oturursa “erdem” statüsü kazanır. Eğer taraf, bireysel doğrularından ödün vermek istemiyorsa kabullenişleri yıkarak bir danışıcıya sahip olması onun doğal bir hakkıdır. Ancak söz konusu tarafın, kendi davasını içselleştirerek davaları yürütsün diye kurulan hukuk tesisinin gölgesine sığınmıyorsa bu, kişinin kendi öz benliğine yaptığı bir saygısızlıktır.
Netice itibarıyla, “uslu çocuk” maskesinin ardına gizlenen o sessiz kabulleniş, sanıldığı gibi bir erdem değil; bireyin kendi varoluşuna vurduğu bir prangadır. Toplumun konforunu bozmamak adına arzularımızı “şımarıklık”, hak arayışlarımızı ise “ispiyonculuk” parmaklıklarına hapseden bu dilsel ve zihinsel kuşatmayı yarmak, her birimizin boyun borcudur. Zira insan, sadece susabildiği kadar değil, talep edebildiği ve haksızlığa karşı sesini yükseltebildiği ölçüde özgürdür. Kendi sesimizden vazgeçerek kurduğumuz her türlü dayanışma, aslında temeli çürük bir uzlaşıdan ibarettir.