Rize, Güneysu, Ulucami İlkokulu

Bir insanın yaşamında en sessiz ama en derin izleri bırakan dönem erken çocukluk yıllarıdır. Bu dönemi, ağaçların köklerini toprağa saldığı ilk yıllara benzetebiliriz. Kökün ne kadar sağlam, ne kadar derine indiği dayanıklılığının temelini oluşturur. İşte bu köklerin şekillendiği yer ise ailedir. Çocuk, dünyayı önce annesinin kucağında, babasının bakışlarında keşfeder. Henüz kelimeler dilinden dökülmezken sevgiyi hisseder, güveni tanır, aidiyeti öğrenir. Aile, onun için bir sığınak, bir pusula, bir anlam kaynağıdır. Dış dünyanın karmaşasına karışmadan önce evdeki düzeni, sıcaklığı, ilgiyi keşfeder. O evin duvarları arasında kurduğu her bağ, dış dünyaya açılmadan önce iç dünyasında ördüğü bir güven ağıdır. İşte o anlarda bir ömür sürecek duygusal temeller sessizce atılır. Çocuk henüz farkında değildir ama hayatının ilerleyen yıllarında, hem sevinçlerinde hem hüzünlerinde hep o ilk yılların yankısını taşır.

Evde hissedilen huzur ise çocuğun dünyayı algılayış biçimini belirler. Çünkü bir çocuk, içinde yaşadığı evin havasını kendi iç dünyasına taşır. Evdeki ses tonları, kullanılan kelimeler hatta sessizlikler bile onun kişiliğinde bir iz bırakır. Evin içinde eksik olan her şey onun kalbinde yankı bulur. Sevgi eksikse güvensizlik, ilgi eksikse değersizlik duygusu olarak karşılık bulur kendinde. Bu yüzden aile yalnızca çocuğun karnını doyuran değil ruhunu besleyen ilk kaynaktır. Ailede hissedilen sıcaklık, çocuğun gelecekte başkalarına vereceği sevginin biçiminin de temelini atar. Çünkü çocuk, gördüğü sevgiyle sevmeyi, hissettiği güvenle aidet duygusunu, emniyeti ve başkasına güvenmeyi öğrenir.

Bir sabah mutfağa yayılan taze çay kokusu, annenin telaşlı ama sevgi dolu adımları, babanın işe gitmeden önce çocuğunun alnına kondurduğu öpücük… Bunlar sıradan anlar gibi görünür ama bir çocuğun hafızasında birer duygu biçiminde yer eder. O sıcaklık, o tanıdık sesler, çocuğun ileride dünyaya karşı hissettiği güvenin temellerini oluşturur. Çünkü çocuk, sevgiyi sözcüklerden değil, davranışlardan öğrenir. Sarılmanın anlamını, bir gülümsemenin gücünü, sessiz bir bakışın içinde gizlenen şefkati fark etmeden içselleştirir. Çocuk, kendini sevildiğini bilerek büyüdüğünde hayatın sert rüzgârlarına karşı daha güçlü olur. Çünkü içinde, “Ben değerliyim, ben sevilmeye layığım” diyen bir ses taşır ve o ses ileride her düşüşte yeniden ayağa kalkmasını sağlayacak içsel bir güç hâline gelir.

Ancak çağımızın en büyük çelişkilerinden biri ailelerin çocukları için daha çok “şey” sunmaya çalışırken onlara daha az “zaman” ayırmasıdır. Modern hayatın hızla dönen çarkları, çoğu zaman aile içindeki en değerli olguları yani anları ve duyguları sessizce alıp götürür. Oyuncaklar, ekranlar, etkinlikler bir çocuğun gelişiminde önemli yer tutsa da hiçbiri anne babanın dikkatle dinleyen kulakları, sevgiyle sarılan kolları, göz göze kurulan sessiz ama güçlü bağların yerini alamaz. Çocuk, sevgiyle bakan bir gözde kendi varlığını görür. O bakışlarda varlığının değerli olduğunu ve önemsendiğini hisseder. Birlikte geçirilen anlar çocuğun içsel dünyasında yankılanan bir müzik gibidir. O melodi yıllar sonra bile insanın kalbinde çalmaya devam eder. Çünkü zaman geçer, oyuncaklar kırılır, sözler unutulur ama sevgiyle kurulmuş bir temas, bir ömür boyu hatırlanır.

Erken çocuklukta ailenin önemi insanın tüm yaşamına yayılan bir yankıdır aslında. Bu dönemde atılan sevgi tohumları, ilerleyen yıllarda merhamet, özgüven ve empati olarak filizlenir. Sevgiyle büyüyen çocuk, dünyaya umutla bakar. Çünkü içindeki en derin yerlerde bir zamanlar kendisine inanan, onu koşulsuzca seven bir ailenin varlığını hisseder. O sevgi, yaşamın fırtınaları arasında yönünü kaybettiğinde bile ona ışık tutan bir deniz feneri olur. Aile, çocuğun yalnızca ilk yuvası değil aynı zamanda hayatın anlamını öğrendiği ilk okuldur. İnsan, büyüse de uzaklaşsa da o ilk yuvanın sıcaklığını hep içinde taşır. Çünkü insan, en çok sevildiği yere benzer.

Editör: İsmail Şimşek