Rize, Çayel, Çayeli Anadolu Lisesi

Bugün Rize Valiliğinin himayesinde hazırlanan Çayla Kitap etkinliğine katıldım. Bir kitabın bir topluluğu nasıl etkileyebildiğine, yitik duyguları ne şekilde ortaya çıkarabildiğine tanıklık ettiğim eşsiz bir zaman dilimi geçirdim. Yaşadığım bu tarifsiz duyguyu kaleme alarak kalıcı hâle getirmek, tarihe duygu bazında bir not düşmek istedim.

797 kişi kapasiteli bir konferans salonu düşünün. Tıka basa dolu… Öğrencisiyle öğretmeniyle aynı kitabı ellerine almış bir salon dolusu insan… Bu kalabalığın tek ortak noktası, işte bu ellerinde tutmuş oldukları kitap: Kurşunların da Rengi Var.” Kitabın yazarı Emine Şeçeroviç Kaşlı biraz sonra salonda olacak. Bir tarihçi olmam ve Türk-İslam tarihine özel bir ilgi duymam hasebiyle bugün ben de bu kalabalığın arasındayım; ama açıkçası beklentim düşük. Kitabın ticari kaygıyla yazılıp yazılmadığı konusunda hâlâ emin değilim. Oysa kitabın her satırından oldukça etkilenmiş vaziyetteyim. Öyle ki, o küçücük çocuğun gözünden kocaman bir savaşı seyrettim. Bosna sokaklarını hüzünle arşınladım, ekşimiş pirinçle yapılan böreği tattım, Aliya İzzetbegoviç’ten bir madalya aldım hem de zambak motifli. Bundan sonra yiyeceğim her kirazda acı bir hatırayı peşim sıra taşıyacak duygusal geçişlere kapı araladım. Evim bombalandı benim… En acısı, ağabeyimi bir daha hiç oynayamayacağı satranç takımının yanında, bir apartman girişinin basamaklarında sonsuza dek bıraktım. Kısacası Bosna’nın acısını iliklerime kadar hissettim. Tüm kitap boyunca ben Emine oldum, Emine de ben…

Daha önce Bosna’ya seyahat etmeme, sokaklarını ilgi ve sevgiyle dolaşmama, Bosna Gülleri’ni hüzünle keşfetmeme rağmen Bosna’yı yeterince tanımadığımı fark ettim. Bosna’ya yeniden giderek taşından toprağından, kuşundan böceğinden tüm insanlık adına özür dilemek; o küçük kız çocuğuna sarılıp saatlerce insanların bu kini, nefreti, öfkesi için ağlamak geldi içimden. Ben bu duygularla harmanlanırken salonda bir uğultu, bir gürültü… Salon hıncahınç dolu. Bense gürültüyü fıtratım gereği pek sevmem. “Eyvah!” dedim. “Eyvah…”
“Yazar ta Bosna’dan Rize’ye nasıl bir gençlik düşleyerek geldi kim bilir? Bizim gençlerse onu bu uğultulu, umursamaz hâlleriyle düş kırıklığına uğratacaklar,” dedim içimden. Tam o sırada Emine Şeçeroviç Kaşlı, Bosna’nın tüm yaşanmışlıklarını sırtlanmış haliyle dimdik, heybetli bir giriş yaptı salona. Sonrası mı? Sonrası büyülü bir sessizlik… Mikrofondaki buğulu ses, o doğallık, o samimiyet, o kendinden emin tavır bir anda tüm salonu suspus etti. Ben, 20 yıllık öğretmenlik hayatımda bu sayıda öğrencinin bu kadar uzun süre tek bir ses dahi çıkarmadan pürdikkat bir konuşmacıyı dinlediklerine ilk kez şahit oldum. Z kuşağı dediğimiz; beş dakikadan fazla odaklanamayan, savruk, özensiz, asosyal olarak itham ettiğimiz bu gençlik bir anda bambaşka bir yapıya evrildi. Yazar salona girmeden önce öğrenciler hakkında düşündüğüm her şeyden utandım. O salonda olup havada salınan o müthiş elektriği hissetmenizi çok isterdim. Çünkü o gün ben, duyguların başımızın üzerinde görünmez bir nehir olup tüm salon boyunca kıvrıla kıvrıla aktığına; aktıkça yeni duygularla zenginleşip salonun her kıyısına, bucağına çağıldadığına şahitlik ettim. Vicdan ve sorumluluk sahibi, gümbür gümbür gelen bir gençlik… O sessizliğin içinde kendime şu soruyu sordum:
Biz ne yaşıyoruz şu anda?”

Konuşma bittiğinde, elle tutulup gözle görünür hâle gelen salondaki sessizlik yerini çılgın bir alkış tufanına bıraktı. Bendeki ticari kaygı şüphesinden bahsetmeme gerek yok sanırım; zira o şüphe Emine Hanım daha mikrofonu eline almadan uçup gitmişti bile. Yazar hiç üşenmeden tüm öğrencilerin kitaplarını tek tek imzaladı. O gün o salonda 797 genç, hiçbir tarih kitabının onlara öğretemeyeceği kalıcılıkta Bosna’yı tanıdı. Bosna’yı ta yüreğinde hissetti. Yüzlerce mavi kelebek belirdi salonda; uçmaya, malumu ilama hazır yüzlerce mavi kelebek…

Yazarın kutlayamadığı doğum gününe içerlenip bir buket çiçeği gözyaşlarıyla teslim ederek bu acıyı paylaşmaya çalışan mı dersiniz; yazarın hasta olduğunu duyup yöresel bal getiren mi, akrostiş şiir yazan mı? Hepsi mevcuttu o gün. Salondaki tüm gençlerin gözünde o ortak duyguyu gördüm: “Özür dilerim.” Tüm yaşadıkların için, sana bunu yaşatan ve duyduğu hâlde sessiz kalan tüm insanlar adına özür dilerim. O gün orada derin vicdanlarıyla tüm insanlığın yükünü sırtlanan vakur bir Türk gençliği gördüm. Onlar adına utanan, onlar adına özür dilemek için çırpınan…

Biz o gün o salonda yedi yaşındaki Emine’nin elinden tuttuk. Acılarını sarıp sarmalamak için çırpındık. Geç kaldık, evet; ama insan yaşadığı sürece geçmiş yaralarının sarılmasına hep açık değil midir? Günün sonunda iki Emine tanıdık: Biri bize Bosna Savaşı’nın iç yüzünü açık yüreklilikle anlatarak zihnimize kazıyan küçük Emine; diğeri ise bize Bosna sevgisini aşılayan, İslami birlikteliğin önemini kendine has üslubuyla vurgulayan büyük Emine…

Her iki Emine öyle bir bütüne vardı ki o gün; bu ikili, Bosna’nın sessiz çığlığını ve İslami birlikteliğin önemini dünyaya duyuracak yüzlerce mavi kelebeğin yurdun her yanına yayılmasına el birliğiyle vesile oldular.