Rize, Pazar, Pazar Hamidiye Ortaokulu

18 Mart sabahı, okul koridorları her zamankinden farklıydı. Bayraklar koridor boyunca özenle asılmış, duvarlardaki fotoğraflar öğrencilerin dikkatini çekiyordu. Konferans salonundan gelen prova sesleri, her köşe ve sınıfa yayılıyordu. Asker kıyafeti giymiş öğrenciler sahneye hazırlanıyordu; bir kısmı ceketiyle oynuyor, bir kısmı botlarını sıkıca bağlıyordu. Kıyafetler yeni değildi, bazıları yıpranmış ve eski görünüyordu; fakat o gün sahnede gösterilecek olan şey kostüm değil bir hatırlatma ve bir emanetti. Arka sıralarda oturan Emir, tüm bu hazırlıklara küçümseyerek bakıyordu. “Sanki eski kıyafetlerle büyük bir hikâye canlandırmaya çalışıyorlar. Bu kadar abartmaya gerek var mı?” bu sözleri duyan Uğur öğretmen, yüzünde sert değil ama ciddi bir ifade ile ona baktı. “Emir” dedi sakin ama kararlı bir sesle “bilmediğimiz bir şeyi küçümsemek kolaydır. Ancak saygı öğrenmekle ve anlamakla başlar. Sana bir görev veriyorum. Çanakkale Zaferi’ni araştıracak ve bir kompozisyon yazacaksın. Yarın sınıfta okuyacaksın.” Emir önce isteksizce başını salladı. İçinden “Ne gerek var ki?” diye geçirdi. Ama Uğur öğretmen, en sevdiği öğretmendi ve onu hayal kırıklığına uğratmış olmak içini rahatsız ediyordu. O akşam, bilgisayarın başına oturdu. Başlangıçta sadece ödevini bitirmek istiyordu. Fakat okudukça içindeki alaycı ses sustu ve gözleri doldu. Henüz genç yaşta cepheye koşan çocukları, günlerce aç ve susuz kalmış askerleri, annesine kavuşamadan toprağa düşen evlatları gördü. Bir askerin cebinde bıraktığı mektubu okudu, kelimeler ağır geliyordu ama yürekten yazılmıştı. O gece Emir kalemini eline aldı ve ağlayarak yazmaya başladı. Ertesi gün sınıfta ayağa kalktığında kalbi hızla atıyordu. “Kompozisyonumun başlığı,” dedi, “Toprağa Düşen Işık” ve okumaya başladı.

“Toprağa Düşen Işık’’

Çanakkale, yalnızca bir savaşın adı değildir. Çanakkale, bir milletin özgürlük ve onur uğruna göğsünü siper ettiği yerdir. O topraklarda verilen mücadele, yalnızca silahların değil; yüreğin, kararlığın ve inancın mücadelesidir. Cepheye gidenler sadece asker değildir. Onlar bir annenin duası, bir kardeşin umudu, bir çocuğun kahramanıydı. Hayatlarının baharında cepheye koşarak, geleceğimizi korudular. Aç ve susuz kaldılar, soğukta titrediler, yorgunlukla mücadele ettiler. Fakat hiçbir zaman geri dönmeyi düşünmediler; çünkü arkalarında özgürlük bekleyen çocuklar, gelecekte onları desteklemeye devam edecek gençler vardı.

“Toprağa Düşen Işık.” İşte bu yüreklerdeki cesaretin ve fedakarlığın adıdır. Her düşen asker, bir ışık bırakır; bu ışık bugün bizlere yol gösterir, özgürlüğümüzü hatırlatır ve geleceğimizi aydınlatır. Onların toprağa düşmesi yalnızca bir kayıp değil, bir umut ve emanettir. İşte bu yüzden bu başlığı seçtim: Çünkü bu ışık, sadece geçmişin değil, bugünümüzün ve yarınımızın da rehberidir. Çanakkale, bize şunu öğretir: Cesaret, korkuyu bilip yine de vazgeçmemektir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk de savaş sırasında şöyle demiştir:

Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!

Bu söz, bir milletin direncini ve fedakarlığını anlatır; bugün özgürce yaşadığımız her an, o sözlerin gölgesindedir. O gün cephede duran her asker, yalnızca düşmanı değil kendi korkusunu da yeniyordu. Ellerindeki silahlar belki yetersizdi, cephaneleri sınırlıydı; ama yüreklerindeki inanç her engeli aşıyordu. Onların fedakarlıkları öylesine büyüktü ki bir kişinin yaşamı, bir milletin kaderini değiştirebiliyordu. Eğer bilmeden söylediğim sözlerle bayrağıma, vatanıma ve atalarıma bir saygısızlık yaptıysam affola. Şehitlerimizin fedakarlığını anlamak sadece, onları anmakla değil; uğruna can verdikleri değerlere sahip çıkmakla mümkündür. Bu emaneti taşımak en büyük sorumluluğumuzdur. Her 18 Mart’ta onları hatırlamak, yalnızca geçmişi anmak değil, bugünümüzü ve yarınımızı korumaktır. Onların gölgesinde yaşamamız, en büyük görevimizdir.”

Emir, kompozisyonu bitirdiğinde sınıf sessizdi. Gözleri dolmuştu ama bu kez utançtan değil, farkındalıktan ağlıyordu. Kâğıdı indirdi ve başını kaldırdı. “Dün yaptığım saygısızlık için bayrağıma ve bu toprağın her zerresinde emeği olan kahramanlardan özür diliyorum. Artık neyin önünde durduğumu biliyorum.” dedi. Uğur öğretmen başını hafifçe salladı. Bir öğrencinin yalnızca bilgisinin değil, kalbinin de büyüdüğünü görüyordu. O günden sonra Emir her 18 Mart’ta gönüllü oldu. Sahneye çıktığında üniformayı bir kostüm gibi değil, bir emanet gibi taşıdı. Oratoryolarda şiirler okudu ve gözleri doldu; çünkü artık biliyordu ki: Tarih geçmişte kalmış bir hikâye değil; bugünü ayakta tutan bir güçtür.

Yıllar geçti.

Emir büyüdü ve Türkçe öğretmeni oldu. Sınıfında öğrencilerine yalnızca dil bilgisi öğretmedi; kelimelerin taşıdığı ruhu da anlattı. Çanakkale’yi anlatırken gözleri her zaman, biraz fazla doldu. Uğur öğretmenini hiç unutmadı. Çünkü bir öğretmenin verdiği küçük bir görev, onun hayatını değiştirmişti. Artık biliyordu ki bazen bir kompozisyon, yalnızca kâğıda değil, bir insanın vicdanına yazılır.

Ve vicdanla yazılan destanlar, asla unutulmaz.